“Beni görenlerin sayısı kadar fazlayım.
Birçok ben var benden dışarı
Tıpkı içimdeki pek çok ben gibi.
Farkında bile değilim dışarıdaki benleri
Acaba en popüleri hangisiydi?
Kendimi gördüğüm hâlim mi
Daha önce hiç yüzleşmediğim mi?”
Bu dizeleri yazdıktan sonra aklıma bir soru takıldı.
Şu anda dünyada kaç tane “ben” var?
Benim kendim hakkında bildiğim bir ben var. Geçmişini,
korkularını, niyetlerini, hangi sözün canını neden acıttığını bilen, yıllardır
içeriden tanıdığım bir kadın.
Ama bir de benden dışarıdaki benler var.
Çocuğumun gözündeki ben. Çok eski bir arkadaşımın
hatırladığı ben. Bir zamanlar beni sevmiş birinin zihninde kalan ben. Benden
hiç hoşlanmamış birinin anlattığı ben. Bir eğitimde beni bir saat dinleyen
insanın tanıdığı ben. Sosyal medyada karşısına otuz saniyelik videom çıkan
birinin kafasında oluşan ben…
Hepsi bir parça benden oluşuyor. Ama hiçbiri tam olarak
benim kontrolümde yaşamıyor.
Üstelik artık bu listeye çok başka bir “ben” daha
eklendi: Dijital ben.
Arama geçmişimiz, izlediklerimiz, yazdıklarımız,
beğendiklerimiz, fotoğraflarımız, profesyonel profilimiz, bıraktığımız dijital
izler… Algoritmalar bizi sürekli tanımaya çalışıyor. Yapay zekâ çağında insanın
dışarıdaki benleri hiç olmadığı kadar çoğalıyor. Bazen bir sistem, bir sonraki
tıklamamızı bizden önce tahmin edebiliyor. Bazen bir algoritma neyi
seveceğimizi, neyi satın alacağımızı, hangi içerikte biraz daha uzun
kalacağımızı öğreniyor.
Fakat burada çok insani bir soru çıkıyor karşıma.
Bir sistem davranışlarımı çok iyi tahmin etmeye başladığında
beni gerçekten tanımış olur mu?
Sanırım insan kalmak meselesini burada biraz açmak lazım.
İnsan yalnızca tekrar eden davranışlarının toplamı değil.
Fikrini değiştirebiliyor. Dün çok istediği bir şeyi bugün istemeyebiliyor.
Kendisini şaşırtabiliyor. Affedebiliyor, vazgeçebiliyor. Bir sabah kalkıp
yıllardır sürdürdüğü bir hayatın artık ona ait olmadığını fark edebiliyor.
Ve belki de en güzeli, kendi hakkında bildiklerinin bile
dışına çıkabiliyor.
Zaten içerimizde de tek bir “ben” yaşamıyor.
Bazı günler kendime baktığımda güçlü bir kadın görüyorum.
Bazı günler aynı hayat hikâyesine bakıp ne kadar korkmuş olduğumu fark
ediyorum. Bir zamanlar kusur sandığım bir özelliğimi yıllar sonra gücüm olarak
tanıyabiliyorum.
Geçmiş aynı yerde duruyor ama bakan göz değişiyor.
Mindfulness’ın en sevdiğim taraflarından biri bu. Kendimiz
hakkında hemen hüküm vermek yerine, o anda ortaya çıkanı fark edebilmek.
“Ben kaygılı bir insanım” dediğimde kendime bir kimlik
yazıyorum.
“Şu anda içimde kaygı var” dediğimde ise kendimle arama
küçücük bir gözlem alanı açıyorum.
Yapay zekâ çağında insan kalmanın önemli parçalarından biri
de kendimizi algoritmaların yaptığı gibi kategorilere ayırmamayı öğrenmek.
Ben buyum. Ben böyleyim. Ben bunu yapamam. Ben hep böyle
ilişkiler yaşarım. Ben zaten cesur değilim. Ben insanlara güvenemem…
Kendi zihnimiz de zaman zaman çok başarılı bir sınıflandırma
sistemi gibi çalışıyor. Geçmiş verileri topluyor ve geleceği tahmin ediyor.
“Daha önce böyle olduysa yine böyle olacak.”
Oysa insanın algoritmadan ayrıldığı en güzel yerlerden biri b
değil mi? Geçmişimiz bize dair güçlü tahminler üretebilir ama geleceğimizi
kesinleştiremez.
Bir de
başkalarının zihnindeki benler var tabii.
Birinin gözünde cesur, diğerinin gözünde fazla iddialı
olabiliriz. Birisi sessizliğimizi olgunluk olarak görürken bir başkası mesafe
olarak yaşayabilir. Birine gösterdiğimiz yakınlık güven verirken başka biri
aynı yakınlıktan ürkebilir.
İnsanların zihnindeki “ben”, biraz benden biraz onlardan
oluşuyor.
Bunu fark etmek bana tuhaf bir özgürlük duygusu veriyor.
Herkesin zihnindeki kendimi yönetmek zorunda değilim ama kendi
içimde karşılaştığım benlere bakabilirim. Hoşuma gidenlere de gitmeyenlere de.
Hatta bazen bir başkasının gözünde gördüğüm kendime dönüp,
“Acaba burada benim henüz fark etmediğim bir şey var mı?” diye sorabilirim.
Belki bu çağda insan kalmak biraz da kendimize dair
merakımızı kaybetmemekle ilgili.
Teknoloji bizi tanımlamaya, tahmin etmeye, sınıflandırmaya
devam edecek. İnsanlar da bizi kendi hikâyelerinin içinden görmeye devam
edecekler.
Bizim elimizde ise hâlâ çok kıymetli bir şey var. Kendimizi
gözlemleme, kendimizle yüzleşme ve sonra yeniden seçim yapabilme kapasitemiz.
O yüzden bugün “Ben kimim?” diye sormak yerine başka bir
soru bırakmak istiyorum:
Şu anda hangi ben konuşuyor?
Ve hemen arkasından bir tane daha:
Ben kendimi geçmişimden öğrendiğim hâlimle mi tanıyorum,
yoksa henüz tanışmadığım bir ben için içeride hâlâ yer bırakıyor muyum?
Yapay zekâ çağında insan kalmak, kendimiz hakkında verilen
bütün cevapların arasında kendimize soru sormaya devam edebilme cesaretidir.